“Abartılı hissedişlerimizi bardağın dibine itelim” vaziyeti,
izaha kâfi değil. İzahtan daha mühim olan hissetmek, hissederken mekân aramak mahkûmiyetinden
sıyrılmak, bunu yaparken de zaman aramaya teslim olmayı gerektirmektir.
Doksanlarda dans ederken kalmak gerekliliğini savunmak değil; aksi gibi geçmişi
köktencilik ile katık edip masa örtüsünü balkondan silkelemektir.”
Kapattıkça kelimelerin ağzını,
iklimini değiştirdim kelimelerin. Kitapların peygamberleri beni aforoz ettikçe ise
rakamlardan itildim. Uzaklaştıkça bulutlar, (rakamlar) seslerini yükselttiler. Birer
birer attıkça renklerimi üzerimden, daha kontrolsüzce düştüm. Aslında siyah
yakışmazdı bizlere fakat katık edecek renk bulamadım.
Göz hak ediyorsa tarağın zinası farzdır mantığı ile denge
kurmaya çalıştım. Mikrofon başına çıkardığım her Nostradamus’ u ıslıklarken ise
dengemi bozan kefeler birbirinden pay kapmak için savaşıyordu. Haklının haksıza
karşı hakkını aramasıydı asıl sorun. Kim haklı, kim haksızdı?
“Sus, dinlemeyi arzula, idare et bununla” diye söylenirken
yüzüne su çarpmamaktı belki haksızlık olan. Bu iştiyak, ekseriya Nostradamus’ların
da haberi olmadan, mikrofon başında çıldırmış, fakat ne şuur, ne de irade
halinde ortaya çıkmak fırsatını bulabilmişti.
Peki, en sıradan durumlara bile katlanamayan mahalle takımım
nasıl boş kümeye kadar düşmesindi?


0 yorum:
Yorum Gönder